Bir insanın başına gelebilecek en büyük yalnızlık, etrafında kimsenin olmaması değildir.
En büyük yalnızlık, aynaya baktığında kendini görememektir.
Hayat, bize daha çocukken bir şey öğretir: Kabul görmek istiyorsan benzeyeceksin. Çok konuşmayacaksın, çok farklı olmayacaksın, fazla hayal kurmayacaksın. Kalabalığın rengini üzerine geçirecek, onlar gibi gülecek, onlar gibi düşünecek, onlar gibi yaşayacaksın.
Ve biz, fark edilmek için başladığımız yolculukta görünmez olmayı öğreniriz.
Bir gün konuşmalarımız bize ait olmaktan çıkar. Giydiğimiz kıyafetler, kurduğumuz cümleler, hatta hayallerimiz bile başkalarının seçimi olur. Kendi rengimizi siler, üzerimize ödünç renkler süreriz.
******
Sonra hayatın bir yerinde bir sessizlik çöker.
Bir fotoğrafa bakarız…
Bir eski defteri karıştırırız…
Ya da bir şarkı ansızın çocukluğumuzu getirir.
İşte o an, içimizden bir ses sorar:
“Ben ne zaman kendim olmaktan vazgeçtim?”
Çünkü insan başkalarının rengine büründükçe sevilmeyi değil, kaybolmayı öğrenir.
******
Kalabalığın içinde alkışlanabilir, takdir görebilir, hatta imrenilen biri olabilir. Ama gecenin bir saatinde başını yastığa koyduğunda, içindeki yabancı ona gerçeği fısıldar:
“Burada herkes var… Bir tek sen yoksun.”
Kendi olmanın bir bedeli vardır.
Yadırganırsın.
Eleştirilirsin.
Bazen yalnız kalırsın.
Ama başkası olmanın bedeli daha ağırdır:
Kendini kaybedersin.
******
Ve insan, kaybettiği her şeyi yeniden bulabilir; parasını, dostlarını, hatta aşkını bile…
Ama kendini kaybettiğinde, hangi yoldan geri döneceğini bilemez.
****
Bu yüzden hayata bir iz bırakmak istiyorsan, başkalarının ayak izlerine basarak yürüme.
Kendi rengini taşı.
Çünkü dünyada en zor bulunan şey, birbirine benzeyen insanlar arasında kendisi kalabilen bir insandır.
Aynadaki Yabancı

